Windows Server’da Yeni DNS Zone Açmak

Windows DNS sunucusu kolay kurulabilir ve konfigüre edilebilir bir sunucu olmasına karşın   programsal olarak sunucuya müdahele etmek için doğru düzgün bir dökümantasyonu olmayan WinAPI’yi kullanmak gerekiyordu.  

Ancak buna karşın nispeten daha kolay erişebileceğiniz bir başka seçenek daha var. Bu seçenek sistemde kurulu olarak gelmiyor, Windows Server Installation CD’sindeki Support Tools içindeki dnscmd.exe adındaki program gerekmekte. Programa kolay erişim için sistem klasörüne kopyalayabilirsiniz.

Bu noktadan sonra dns sunucusundaki işlemleri komut satırından da yapabilirsiniz.

Örneğin yeni bir zone kaydı açmak istiyorsunuz diyelim.

İlk olarak DNS dosyalarınızın bulunduğu klasörde zone dosyanızı oluşturup alanadi.dns olarak kaydedin. Aşağıdaki komutu çalıştırdığımızda yeni zone yukarıdaki dosyada belirtiğiniz ayarlarla açılmış olacaktır:

dnscmd /ZoneAdd alanadi /Primary /file alanadi.dns

SSD(Solid State Disk)’ler ve Performans İlişkisi

Satın aldığımız bilgisayarlardaki bileşenler farklı kapasitelerde olabiliyorlar. Sistem performansını belirleyen onlarca farklı kriter var fakat donanımsal olarak genelde işlemci(CPU)bellek (RAM) gibi parçalarla ilgili performans sıkıntıları görebiliyoruz.

Eğer üst limitleri zorlayan işler yapıyorsanız yukarıda saydığım kriterlerin birini zorlarsanız performans problemleri görmeye başlamanız normal. Örneğin işlemciyi tam kapasite kullanmak ya da belleği tamamen kullanıp HDD üzerindeki swap alanını kullanmak önemli performans bariyerleri olarak karşımıza çıkıyorlar.

İşlemci ve bellek haricinde önemli bir performans kıstası çoğu zaman göz ardı ediliyor. Bu da sabit disklerin okuma ve yazma hızı. Genelde alınan disklerin sığası yani kaç GB/TB olduğuna bakılırken okuma/yazma performanslarına bakılmıyor.

Bu performansın ölçümünde ise genelde disk dönüş hızı (RPM)’e bakılıyor. Piyasada dakikada 4200 devirden başlayan ve 15000 devirlik profesyonel disklere kadar geniş bir hız yelpazesi var. Standart bir masaüstü bilgisayarda 7200 RPM’lik diskler kullanılırken, taşınabilir disk ve bilgisayarlar elektrik tüketimi kaygısından ötürü 5400 hatta 4200 RPM’lik disklerle pazarlanıyorlar. Yani bir taşınabilir bilgisayar hiçbir zaman masaüstü kadar hızlı okuma/yazma yapamıyor. Tabii ki daha hızlı diskleri kullanan istinai taşınabilir cihazlar da yok değil. Sunucu gibi ağır yük altında çalışan sistemlerde ise 7200 altsınır oluyor.

Her ne kadar bilgisayarları elektronik devreler bütünü olarak görsek de bilgisayarlarımızda mekanik olarak çalışan tek aktif birim HDD’ler(bir de aktif soğutma yapan fanlarımız var). Ancak bu da değişmek üzere.

USB flash bellekler uzun zaman harici bellek olarak hayatımıza girdiler ama harici sistemler dahili sistemler kadar hızlı olmadığından USB flash bellekleri sabit disklerimiz gibi kullanamıyorduk.

Ancak mühendisler HDD’nin yerini alacak bir flash disk yani SSD disk ürettiler. Ancak SSD’lerin büyük bir maliyet handikapı bulunmaktaydı ki halen SSD’ler HDD’lere göre pahalılar. Bu maliyeti minimumda tutmanın da yolu var ve bunu da yazının sonlarında tekrar değineceğim.

Performans olarak SSD ve HDD diskler arasındaki fark inanılmaz. Günümüzde SATA3’ler kullanılırken SATA arabirime sahip bir MacBook test objemiz oldu. MacBook’taki SATA 5400 RPM’lik diski SATA3 arabirime sahip ama MacBook’un SATA arabirimini nedeniyle çok daha yavaş çalışacak şekilde değiştirdik. SATA arabiriminden dolayı tam performans (sn’de 550 MB okumadan bahsediyoruz) alamasak da saniyede 55 MB’ye kadar ulaşan bir hızı gördük. Eski diskteki en yüksek değer 6-7 MB/sn olduğunu düşünürsek 10 kata yakın bir hız artışı var.

Peki SSD’ye geçtik de göz görülür şekilde neler değişti?

SSD’ye geçmeden önceki sistem açılış ve yazılımların açılışı disk okuma hızı yavaş olması nedeniyle düşüktü. Sistem belleğinde yeterince yer olmasına rağmen, CPU %100’e ulaşmamasına rağmen sistemde takılmalar rahatsız edici boyutlardaydı.

SSD sonrasında ise sistem açılışı 5-6 sn, en ağır yazılımlar (LibreOffice, Photoshop, Eclipse IDE gibi) bile yine 5-6 sn’lerde açılabilir hale geldiler. Üstelik hepsini aynı anda açsak bile hemen hemen aynı performans sözkonusu. Daha önce aynı işlem dakikalar alabilirdi, alabilirdi diyorum çünkü hepsini birlikte açmaya cesaret bile edemezdim!

Böyle olunca makine sanki yeni alınmış bir MacBook gibi çalışmaya başladı.

Bu sistemi HDD’li yeni bir iMac ile karşılaştırma yaparak test ettim ve iMac-MacBook arasında çok büyük farklar olmadığını hatta MacBook’un kimi zaman daha hızlı olabildiğini gördüm.

Fiyat / Kapasite

Başta söylediğim gibi SSD diskler çok yeni bir teknoloji değil ama çok pahalı ve kapasiteleri çok düşüktü.

Günümüzde HDD’ler 120 GB ile 2 TB arasında iken, SSD’lerde 64-256 GB arası seçenekler piyasada var. Fiyatlarda ise tam tersi bir durum sözkonusu. SSD düşük kapasitesine rağmen daha pahalıya geldiği için tercih edilmiyorlar.

Bu yüzden piyasadaki SSD üreticileri dahi bazı çözümler öneriyorlar. Bu çözüm ise SSD ve HDD’yi karışık kullanmak. 

Öneriler sisteminizi, program dosyalarınızı SSD’de, büyük kapasiteleri dosyalarınızı (arşivleriniz, resimler, filmler vb.) HDD’lerde saklamak.

Böylece sisteminizi her daim hızlıca kullanabilirken kapasite sıkıntısı yaşamamız ve kapasite birim maliyetlerinizi de aşağıya çekmiş oluyorsunuz.

Aslında pahalı gibi gözükse bile yanında getirdiği performans ile tasarruf bile yapmış olabilirsiniz. Benim durumumda yavaşlayan MacBook yerine -en az- 2,5-3 bin TL’ye yeni bir Mac alarak da yakın bir performans yakalayabilirdim.  Sadece 200 TL’den biraz fazlasını harcayarak yukarıdaki sisteme yakın bir performansa sahip olmak mümkün.

İşletim Sistemi Savaşlarına Hazır Olun

Bilişimin küresel aktörleri tarayıcı savaşları ve akıllı telefon savaşlarından sonra yeni bir cephede daha karşı karşıya gelmek üzereler: İşletim sistemi savaşları.

Bu sefer hedefte ücretsiz bir tarayıcı ya da akıllı telefon gibi toplam telefon pazarının bir kısmını kapsayan bir saha değil tüm bilgisayarlar sözkonusu.

Aslında bu savaş yeni de değil ama şartlar değişmek üzere. İşin başlangıcı daha Windows’un olmadığı zamanlara kadar uzanıyor. Microsoft’un, MS-DOS ortamında olduğu buna karşın Macintosh’un grafik arayüz kullandığı yıllar. Microsoft, Macintosh gibi grafik arayüzlü işletim sistemi için patent hakkı sahibi olan Apple ile anlaşıyor ve Windows’un doğuşu için son engel de ortadan kalkıyor.

Geride kalan yıllarda Macintosh sadece kendi markası altında ürettirdiği Apple Bilgisayar’larda Macintosh’u çalıştırma imkanı verirken, Microsoft tüm PC pazarını ezici bir şekilde ele geçirme fırsatı buldu. Microsoft, uzunca bir süre monopol piyasası şartlarında çok da başarılı olmayan ürünler yer edindi.

Microsoft ve Apple’a ilk Rakip : Ubuntu

Ubuntu, elini çabuk tutup netbook piyasasına giriyordu ki Microsoft hızlı bir tepki vererek XP’yi Netbook’lar için yaşatma kararı aldı.

Microsoft ve Apple’ın kendilerini kollayıcı bu davranışları “Bilişim Dünyası”nı fazlasıyla rahatsız etti ve 1993’te başlayan Linux işletim sistemi üzerine inşa edilmiş ilk ciddi rakip Ubuntu, 20 Ekim 2004’te piyasaya sürüldü.

Ubuntu ve diğer linux türevleri Microsoft gibi devasa pazarlama bütçelerine sahip olmadıkları için büyük bir kullanım oranına ulaşamamış olabilirler. Ama bu başarısızlık olarak algılanacak bir durum değil. Korsan müzik paylaşım platformu Napster’ı hatırlayalım. Napster müzik endüstrisi tarafından açılan davaları kaybetmiş olabilir ama müzik sektörünün ekonomik olarak eski cazibesini kaybettiğini unutmayalım.

Ubuntu ya da diğerleri milyonlar tarafından kullanılmadı belki ama teknik anlamda Linux’un da ciddi bir rakip olabileceğini ispatladı. Peki Linux dünyasının beceremediği pazarlamayı kim becerebilirdi? Tabii ki Google.

Mozilla’nın Firefox’la 5-6 yılda yapamadığını 2-3 yılda Chrome ile başaran Google, akıllı telefonda yaptığı gibi hem Microsoft’u hem de Apple’ı alt etmeye hazırlanıyor.

Microsoft’un Yenilgisi: Akıllı Telefonlar
İlk akıllı telefona imza atan Microsoft, iOS ile büyük bir darbe yemişti. Ancak Apple aynı işletim sisteminde olduğu gibi iOS’u sadece kendi cihazında sınırlı tuttu. Microsoft’un yaptığı akıllı telefonlar ise zaten saçbaş yoldururken Google Android’i çıkardı ve kısa süre içinde Microsoft’un yenilgiyi kabul edip, tüm akıllı telefon stratejisini gözden geçirmesine sebep oldu. Hatta akıllı telefon satışlarına baktığımızda Google’ın Android’i Apple’ı geride bıraktı.

Google, yakın bir zaman önce Chromebook’u tanıttı. Chromebook’lar Apple’ın stratejisinin Linux’a uyarlanmış halinden başka birşey değil aslında. Google görünüşe göre Chrome OS’u aynı Apple’ın MacOS’u gibi sınırlı cihazda çalışabilir tutacak. Donanım olarak da Android projesinde çalıştığı Samsung ve Acer gibi firmaları tercih etmiş durumda.

Aslında oyunun parametreleri Google için yabancı değil. Microsoft ve Apple ile daha önce iki kez çarpıştı ve ne şekilde tepki verebileceklerini çok iyi biliyor. Üstüne üstlük Apple’ın ve Linux’un eksik kalan yanlarını çok iyi tamamlayabilecek durumda. Kaldı ki bu da Google’a tanıdık bir durum.

Chromebook’un lansmanı da Android’in lansmanındaki stratejilere parallel olduğunu görüyoruz.

Windows Kullanıcıları Windows’u Bırakır mı?
Linux’u baz alırsak cevap “hayır” gibi gözükebilir, ama Netscape’i ortadan silerek tüm İnternet tarayıcı pazarını elinde bulunduran İnternet Explorer’ın bu kadar geriye düşebileceğini hayal edebiliyor muyduk?

Öte yandan Microsoft’tan hoşnut olmayan belli bir müşteri profili de mevcut. Bu kitle alternatifi MacOS olduğu için genellikle de fiyat politikasından ötürü Windows kullanıyorlar. Ancak Chrome ve Android’deki kullanıcı tepkilerini gözlemlersek bu kullanıcıların Chrome OS’a geçmeleri çok da uzak bir olasılık değil. Hele ki Chrome OS’un Android’le entegre çalışacağını düşünürsek.

Tüm bu kriterleri göz önüne alırsak önümüzdeki birkaç yıl içinde Chrome OS’lu Chromebook’ların yeni trend olacağını ve Mac OS’un %5’lik kullanım oranını rahatlıkla geçebileceğini söyleyebiliriz.

Windows’un alamet-i farikası başlat nam-ı diğer “start” menüsü Windows 8’de oldukça değişiyor

Ancak Microsoft çok hata yapan ama hatalarından dersler de çıkaran bir firma olduğunu gözden kaçırmayalım. Onlar da hem akıllı telefon, hem de işletim sistemindeki pazarlarının kaybetmemek adına yenilik peşindeler. Hatta yeni Windows’ta meşhur Başlat menüsünün kalkması bile sözkonusu.

Sonuç
2012-2014 arası işletim sistemleri açısından oldukça hareketli ve belki de dengelerin değiştiği dönem olacak. Apple,  oyun dışı gibi görünüyor olabilir, ama Steve Jobs sonrası şirket politikalarında sapma yaşanması da olası.

Esas rekabet ise Microsoft-Google arasında olacak gibi duruyor. Microsoft tarayıcıdaki kalesini kaptırdı, ancak şah-mat olmamak için işletim sistemini korumaya hazırlanıyor. Google ise aklına koyduğunu mutlaka gerçekleştiren bir firma.

Offline ile online dünyanın hakimlerinin kıran kırana bir düellosunu izleyeceğiz. Ancak bu ikilinin mücadelesi Apple’a da yarayabilir. Bekleyip göreceğiz.

Kablosuz Ağlarda Yavaşlama Sorunu

Kablosuz bağlantı kısaca Wireless olarak ifade ettiğimiz bağlantı çeşitleri gün geçtikte artıyor. Bugün kullandığımız kablosuz bağlantı cihazlarının çoğu 2.4 GHZ bandını kullanmakta. Kablosuz internet gibi günlük hayatımızda çok sık kullandığımız telsiz telefonların da 2.4 GHz bandını kullandığını da göz ardı etmeyelim.

Özellikle kablosuz bağlantıların yoğun olarak kullanıldığı bölgelerde bazı performans sorunları yaşanabiliyor.

Problemi daha doğru algılayabilmek için işin biraz tekniğine bakmamız gerekiyor:

Kablosuz 2.4 Ghz bant genişliği – ki MHz cinsinden 2400 Mhz eder – olarak ifade ettiğimiz aralık aslında 2400 Mhz – 2499 Mhz arasında kalan aralığı ifade etmektedir.

2.4 Ghz olarak geçen tüm cihazlar bu aralık içinde kendisinin kullanacağı bir aralık seçer ve bunu kullanırlar. Bu aralıklara Channel (Kanal) adı verilmiştir.

1. Kanal 2412 MHz’dedir ve bunu takiben her 5 Mhz’de bir kanal vardır. IEEE Toplam kanal sayısını 11 olarak belirlemiştir.

Böylece teorik olarak aynı anda en çok 11 adet cihaz çalışabilir. Kablosuz modemlerin kapsama alanlarının 100-300 metre arasında olduğunu düşünürsek bu büyük bir problem olmayabilir.

Bu bölgede 12. cihaz çalışmaya kalktığında ise problem çıkacaktır. Bu da genellikle aşırı yavaşlık olarak tespit edilebilir.

Cihazların bir çoğu otomatik olarak boş bir kanal seçmeye göre yapılmıştır. Ancak bazı durumlarda cihazlar aynı kanalı kullanmaya çalışabilir. Böyle bir durumda kullanılan cihazın ayarlarından kanal değişikliği yapılarak sorun çözülebilir.

Not: WLAN çalışma prensipleri hakkında detaylı bilgi için: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_WLAN_channels

Hotmail ve Bare LF Olayı

Windows Live Hotmail nihayet yaptığı hatayı düzeltmiş. Yine RFC standartlarına uyarak e-posta gönderimlerini yapmaya başlamış. Ancak bunla ilgili yine bir bilgilendirme yok, açılan ticketlara cevap yok.

Bu nedenle qmail’lerinize uyguladığınız patchleri geri alabilirsiniz. Özellikle fixcrio TLS kullanan sistemlerde problem yarattığı zaten biliniyordu. O yüzden fixcrio’yu qmail configlerinizden kaldırmanızı tavsiye ediyorum.